Zerdeli Sütlaç Nerenin? Bir Tatlının İzinde Kimlik, Emeğin Görünmezliği ve Sokak Gözlemleri
Merhaba Lezizyemekler ziyaretçileri! Günümüzün konusu: “Zerdeli sütlaç nerenin”. Hazırsanız başlayalım!
İstanbul’da yaşayan biri olarak bazı soruların sadece gastronomiyle ilgili olmadığını çok erken fark ediyorsun. “Zerdeli sütlaç nerenin?” gibi basit görünen bir soru bile, bir anda toplumsal kimliklerden kültürel aidiyete, oradan da emeğin kim tarafından görünür kılındığına kadar uzanabiliyor.
Sabah metrobüste ayakta giderken, bir yandan telefonuna düşen haberleri kaydırıyorsun, bir yandan da yanındaki iki kişinin konuşmasına istemsizce kulak misafiri oluyorsun:
— “Zerdeli sütlaç aslında bizim oralı değil mi ya?”
— “Yok canım, bizde de yapılırdı.”
O an fark ediyorsun: bir tatlı, bir anda sahiplik meselesine dönüşebiliyor. Ve bu sahiplik meselesi sandığımızdan çok daha katmanlı.
Zerdeli Sütlaç Nerenin? Sadece Bir Tarif mi, Yoksa Bir Hafıza Alanı mı?
Zerdeli sütlaç nerenin sorusu ilk bakışta mutfak coğrafyasıyla ilgili gibi duruyor. Ama İstanbul gibi göçle yoğrulmuş bir şehirde bu tür sorular hiçbir zaman sadece yemekle ilgili kalmıyor.
Bir akşam iş çıkışı Kadıköy vapurunda yanımda oturan iki kadın konuşuyordu. Biri öğretmen, diğeri sağlık çalışanıydı. Konu bir anda çocukluk tatlılarına geldi.
— “Bizim evde zerdeli sütlaç yapılırdı, annem yapardı.”
— “Bizde yoktu ama ben sonradan öğrendim.”
Sonra kısa bir sessizlik oldu. O sessizlikte aslında bir şey daha vardı: “Bizim” ve “sizin” arasındaki görünmez çizgi.
İşte bu noktada mesele sadece bir tatlı olmaktan çıkıyor.
Toplumsal Cinsiyet ve Mutfağın Görünmeyen Emeği
Zerdeli sütlaç gibi geleneksel tarifler çoğu zaman ev içi emeğin ürünü. Ve ev içi emek dediğimiz şey, tarih boyunca büyük ölçüde kadınların görünmeyen yükü olmuş durumda.
İstanbul’da bir sivil toplum kuruluşunda çalışırken yaptığımız saha görüşmelerinde sık sık şunu duyuyoruz:
“Benim annem her bayram öncesi günlerce mutfakta olurdu.”
Bu cümle dışarıdan romantik görünebilir ama içeriğinde ciddi bir emek yükü barındırır. Zerdeli sütlaç nerenin sorusu burada başka bir anlam kazanır: Kim yapıyor, kim hatırlıyor ve kim bu emeği sahipleniyor?
Bir görüşmede bir kadın şöyle demişti:
“Bizde tatlı yapmak sadece yemek değil, misafirliğin yükünü taşımaktı.”
O an anlıyorsun ki mesele tarif değil, sorumluluk.
Mutfakta Kadın Emeği: Görünmeyen Ama Sürekli
Toplumsal cinsiyet açısından bakıldığında sütlaç gibi ev tatlıları, kadınların kültürel taşıyıcı rolünü görünür kılar gibi görünse de çoğu zaman bu görünürlük bile eksik kalıyor. Çünkü tarif anlatılıyor ama emek anlatılmıyor.
Zerdeli sütlaç nerenin sorusu bu yüzden bazen şu soruya dönüşüyor:
“Kim yaptı ve kim unutuldu?”
Çeşitlilik: Aynı Tatlının Farklı Hikâyeleri
İstanbul’da toplu taşımada en sevdiğim şeylerden biri, farklı hayatların aynı alanda kesişmesi. Bir gün Avcılar metrosunda yanımda oturan genç bir öğrenci, telefonunda tarif videosu izliyordu. Ekranda “zerdeli sütlaç” yazıyordu.
Aramızda kısa bir konuşma geçti:
— “Sen nerelisin?”
— “Aslen Sivaslıyım ama burada büyüdüm.”
— “Bizde de yapılırdı ama farklıydı.”
İşte tam burada çeşitlilik devreye giriyor. Aynı tatlı, farklı coğrafyalarda farklı anlamlara bürünüyor. Bir yerde düğün tatlısı, başka bir yerde bayram klasiği, bir başka yerde ise sadece “anne tarifi”.
Zerdeli sütlaç nerenin sorusunun net bir cevabı olmayabilir. Ama bu belirsizlik aslında çeşitliliğin kendisidir.
Göç, Kent ve Tatlıların Dönüşümü
İstanbul’un mutfak kültürü sabit değil. Sürekli hareket halinde. Göç eden insanlar, yanlarında sadece eşyalarını değil, tariflerini de getiriyor.
Bir mahalle pazarında tezgâh açan bir kadınla konuştuğumu hatırlıyorum. Kendi yaptığı sütlü tatlıları satıyordu. Şöyle dedi:
“Bizim oralarda buna farklı derler ama burada herkes sütlaç diyor.”
O cümlede hem bir uyum hem de bir kayıp vardı.
Sosyal Adalet Perspektifinden Zerdeli Sütlaç
Sosyal adalet dediğimizde çoğu zaman büyük kavramlar düşünüyoruz: haklar, eşitlik, erişim… Ama bazen mesele bir tatlının kime ait sayıldığı kadar küçük görünen detaylarda gizleniyor.
Zerdeli sütlaç nerenin sorusu burada şuna dönüşüyor:
“Kültürel üretim kime ait sayılıyor?”
İstanbul’da yaptığımız topluluk görüşmelerinde sıkça karşılaştığımız bir durum var: bazı kültürel pratikler belirli gruplara mal edilirken, diğerleri görünmez kalıyor.
Bir genç şöyle demişti:
“Biz evde hep yapardık ama kimse bizim yaptığımızı ‘orijinal’ saymıyor.”
Bu cümle basit gibi duruyor ama içinde bir dışlanmışlık hissi taşıyor.
Kültürel Sahiplik ve Sessiz Rekabet
Sokakta, özellikle yemek sohbetlerinde küçük bir rekabet hissi fark ediyorsun:
— “Gerçek zerdeli sütlaç bizim oralıdır.”
— “Yok aslında bizde daha eski.”
Bu tartışmalar çoğu zaman zararsız görünür ama altında kimlik mücadelesi vardır. Herkes kendi hikâyesini merkezde görmek ister.
Ama şehir yaşamı şunu öğretir: tek bir merkez yoktur.
İstanbul Gözlemleri: Bir Tatlının Peşinde Günlük Hayat
Bir sabah Beşiktaş iskelesinde beklerken yaşlı bir adamın elinde küçük bir kapta tatlı gördüm. Yanındaki torununa anlatıyordu:
“Bu bizim zamanımızın sütlacı değil, içine zerde de koyarlardı.”
Torunu telefonuna bakıyordu ama bir noktada başını kaldırıp sordu:
“Zerde ne?”
O an kuşaklar arası bilgi aktarımının ne kadar kırılgan olduğunu düşündüm.
Zerdeli sütlaç nerenin sorusu aslında burada başka bir şeye dönüşüyor: hangi bilgi yaşatılıyor, hangisi kayboluyor?
Kuşaklar Arası Sessiz Kopuş
Geleneksel tarifler sadece mutfakta değil, hafızada da yaşar. Ama hızlı şehir yaşamı bu hafızayı bazen kesintiye uğratır.
Bir arkadaşım şöyle demişti:
“Ben annemin yaptığı tatlıları tarif olarak değil, his olarak hatırlıyorum.”
Bu cümle çok şey anlatır. Çünkü tarif yazılabilir ama his aktarımı daha zordur.
Zerdeli Sütlaç Nerenin? Tek Bir Yer Değil, Bir Çok Yer
Günün sonunda şu soruya geri dönüyorsun: Zerdeli sütlaç nerenin?
Belki de bu sorunun tek bir cevabı yok.
Çünkü İstanbul’da öğrendiğin en önemli şeylerden biri şu: hiçbir şey tek bir yere ait değildir. Özellikle yemekler, insanlar, hikâyeler…
Bir tatlı düşün:
Bir evde kadınların emeğiyle yapılmış,
Bir başka evde göçle taşınmış,
Bir başka şehirde yeniden yorumlanmış.
Bu yüzden sahiplik yerine akıştan bahsetmek daha doğru olabilir.
Kimlik, Sofra ve Paylaşım
Sofra kurulduğunda kimlikler biraz yumuşar. İnsanlar aynı tatlıyı paylaşırken farklı geçmişlerini de paylaşır.
Bir STK toplantısında gönüllülerle birlikte bir etkinlik sonrası yemek yemiştik. Masada farklı şehirlerden insanlar vardı. Konu yine tatlıya geldi.
Birisi dedi ki:
“Bence bu tatlı kimsenin değil, hepimizin.”
O an odada kısa bir sessizlik oldu. Ama bu kez o sessizlik çatışma değil, kabul içeriyordu.
Sonuç Yerine Değil, Devam Eden Bir Sohbet
Zerdeli sütlaç nerenin sorusu, aslında mutfaktan çok daha geniş bir alanı işaret ediyor. Toplumsal cinsiyet rollerinden görünmeyen emeklere, göç hikâyelerinden kültürel çeşitliliğe kadar uzanan bir yolculuk bu.
İstanbul’da yaşarken öğrendiğin şey şu oluyor: hiçbir tatlı sadece tatlı değildir, hiçbir hikâye sadece hikâye değildir.
Metrobüste, vapurda, sokakta duyulan her küçük sohbet, aslında daha büyük bir yapbozun parçası.
Ve bu yapbozda en net cevaplar değil, en çok paylaşılan hikâyeler kalıyor.